Şubat'ın sonuna geldiğimizde, zihnimde salınan anıları kağıda değil belki ama sayfama aktarayım istedim. Eskiden cilt cilt günlük yazdığımı biliyor muydunuz? Benim çocukluğumda bu kadar teknoloji etrafı sarmadığından mı yoksa kişiliğimden mi bilmiyorum, oturup yazmaya zorunlu hissediyordum kendimi, bir sürü ben yaşadıklarımı değerlendiriyordu sanki yazarken. Çoğu kişi "yazmak ferahlatır" diyordu ama ben bu faydasından ziyade, iz bırakma hevesiyle yazdığımı düşünüyorum. Artık günlük tutmuyorum, hafızama kalmış her şey...
28 Şubat 2013 Perşembe
7 Şubat 2013 Perşembe
Simple and Quick
Merhaba!
Hızlılık ve basitlikle aranız nasıldır? Sizin için önemli olan basit tutup hızlı yapmak mıdır yoksa dört başı mamur olsun diye uğraşır mısınız? Neyse, tatlıdan kişilik testi yapmayı bir kenara bırakayım da, iki arada bir derede bu hızlı sevimli tatlıyı paylaşayım sizle.
Tarifi veriyorum diyeceğim ama tarifi yok.Yani puding yapıp, çilekleri doğramak, ballı muzlu cici bebe ufalamak tariften sayılmaz :) Bir tatlı krizini engelleyici, akşam şenlendirici çilekli tatlı diyebiliriz ona.
Hızlılık ve basitlikle aranız nasıldır? Sizin için önemli olan basit tutup hızlı yapmak mıdır yoksa dört başı mamur olsun diye uğraşır mısınız? Neyse, tatlıdan kişilik testi yapmayı bir kenara bırakayım da, iki arada bir derede bu hızlı sevimli tatlıyı paylaşayım sizle.
Tarifi veriyorum diyeceğim ama tarifi yok.Yani puding yapıp, çilekleri doğramak, ballı muzlu cici bebe ufalamak tariften sayılmaz :) Bir tatlı krizini engelleyici, akşam şenlendirici çilekli tatlı diyebiliriz ona.
23 Ocak 2013 Çarşamba
California Here We Come
Hayır hayır, California'ya gitmedim, bu da bir gezi yazısı değil (keşke olsa ama, değil). Bu, blogu açtığımdan beri yazmak istediğim ancak şimdiye kısmet olan bir yazı. Ben hep böyleyimdir, benim için önemli olan şeyleri yazıya dökerken insanlar " bu muydu yani bu kadar önemli olan" der diye biraz çekinirim. Biliyorum çünkü, biri için bir şey ifade eden diğerine tamamen anlamsız gelebilir. Mesela The Oc, benim hayatımın önemli taşlarından, müziği telefonumun zil sesi olmuş, bana bir çok şeyi sevdirmiş, kafamdaki hayallerin merkezi olmuş, hala çalışma masamda fotoğrafları olan dizi..
19 Ocak 2013 Cumartesi
Evrene Mesaj
Bir önceki posttan bu yana epey zaman geçti, hala 2012'ye güle güle diyemedin mi seslerini duyar gibiyim. Oradan oraya zıplayan bir çekirge edasıyla zamanın nasıl geçtiğini anlamadım gerçekten. Neyse, size şu anki durumdan biraz bahsedeyim.
Finallerim cuma günü bitiyordu, pazartesi de proje teslimim vardı. Çok uykusuz olduğumdan perşembe çalışmam biraz geç saate kalmıştı. İki hafta önce projeyle ilgili çalışmalarımı yapmış hafta sonu son kez bakmak üzere kaydetmiştim, bütün ilgili belgeler tek klasördeydi. Perşembe gecesi o klasöre tıklamamla başımdan aşağı kaynar sular döküldü, dosya açılmıyordu! (Geçmiş zaman kullandım ama, hala açılmıyor) Bir süre şokla ekranı seyrettikten sonra sakin olup cuma günlü sınava hazırlanmam gerektiğini hatırlatmaya çalıştım kendime. Biraz dolandım evde, sakinleşmeye çalıştım. Tekrar notların başına geçtim, iki cümle okudum elektrik kesildi! İçimden "yok artık!" diye bağırsam da dışımdan bunu kendime belli etmedim, gittim el feneri aldım. El feneriyle ağır ağır çalıştım bir süre. Sonra da çok gürültülü bir jeneratör çalışmaya başladı ama normal bir gürültü değil, jeneratör adeta çalıştığım odada! Tüm konsantrasyonum gitti, o jeneratör sanki benim açılamayan dosyamı öğütüyordu. Uyumak istedim o gürültüyle onu da yapamadım. Tüm gece zombi gibi durdum ayakta, sabah da kalkıp sınava girdim.
Eve döndüğümde hala açılmayan klasör durumunda bir değişiklik yoktu. Bir sürü şey araştırdım, uyguladım sonuç çıkmadı. Arkadaşıma son halini değil de birkaç aşama öncesini atmıştım projenin, onun üstünden tekrar ilerlemek üzere onu açtım şimdi. Ama tabii tüm kaynakları ve indirdiğim tüm dosyaları kaybettim, elimde bir tek arkadaşıma yolladığım dosya var. "Tamam" dedim "iki gün ben bunu yapacağım". Sakinim sandım. Ama sonra aklıma geldi, hani evrenden ne istersek evren bize onu veriyordu? Ben evrene ne kadar kötü bir şey söylemiş olabilirdim acaba? O sırada bir şarkı ulaştı kulağıma "ben sana ne ettim yollarımı çıkmaza bağladın, üç gün güldüysem üç ömürlük ağladım.."
Merhaba haftasonu, merhaba!
29 Ekim 2012 Pazartesi
Searching for Happiness
Krem rengi üstüne çizilmiş yıldız deseni gibi ışık saçan herkese merhaba! :)
Mutluluk nedir? Peki ya rengi nedir? Mutluluğu tanımlarsak
mı yaklaşırız, yoksa yaklaşırsak mı ancak tanımlayabiliriz? Ya da tam tersi,
mutluluğu mutsuzluktan yararlanarak mı tanımlamalıyız? Şimdi böyle deyince
hayatımı felsefeye adamışım gibi oldu ama asıl bulmak istediğim, mutluluk
kaynağıydı. Bu arada, evet geçen sene yönetim felsefesini üstelik de İngilizce
almış, felsefeyi hayatımdan ondan sonra “ah bu been naptım ben” diyerek
uzaklaştırmıştım, bu da bir dip not olsun tarihin sayfalarında.
Mutluluk geçmişi özlememektir belki. Şimdiki günlerini sevmek,
geçmişe bakmamaktır, ama bu iş söylenildiği kadar kolay değildir. Eh tabii ki
kolay olmayacak, yıllar yılı mutluluğun peşinde yazılmadı mı onca roman, şiir,
hikaye? İnsan kendini ararken kaybolmadı mı kendi beyninde? Mesela bir bisiklete atlasak, nereye kadar gidince buluruz onu? Aslında hep aklımda dönüp duran birbiriyle ilişkili iki söz var; "nerede değilsem orada iyi olacakmışım gibi gelir" ve "insan nereye giderse kendini de oraya götürür." Bu yüzden tebdil-i mekanda ferahlık var mı, bu da ayrı bir tartışma konusudur..
Mutluluk diyorum belki, neyin nasıl yapılması gerektiğini bildiğin bir rutin içinde olmaktır bana göre. Bu rutini delen yine kendim olmalıyım, dış kaynaklar değil. Mutluluk olduğun yere ait olduğunu hissetmektir, orada kök salabilmektir. Orhan Pamuk'un yine çok sevdiğim cümleleri geldi aklıma, onu da söyleyelim sonra herkesi mutluluk bulma oyunuyla baş başa bırakalım:
"Derdimin bütünüyle ve olgunlukla farkına varmak, onunla yüzleşebilmek, hakkında doğrudan konuşmak en azından acıyı ortaya çıkarmak yerine aklımın tuhaf odak değiştirmeleri, aldatma ve unutma oyunlarıyla onu esrarlı bir duygu haline getirmiştim."
P.S.: Aslında bu yazı, yukarıdaki fotoğrafı çektiğim an beynimdeydi ancak özellikle 29 Ekim'de blogumda yayınlamak istedim, bugün blogda bir kaydım olsun istedim. Çocukluğumu, 75.yıl armasıyla eve gelişimi, törenleri izlemeyi, o coşkuyu yaşamayı, teşekkür duygusuyla sarmalanmayı bana hatırlatan çok özel bir gün bu gün-Cumhuriyet'imizin kuruluşunun 89.yılı hepimize kutlu olsun!
When i took this photo, there were issues about happiness in my mind. I asked myself what is happiness, what is it's colour, where is it hidden? Can we find it by riding a bike? Maybe happiness is not missing the past, maybe knowing what should be done. Still people could not find the answer...
By the way, 29th October is national day for Turkey, although i wrote this before, i wanted to post on this special day. See you!
GİZEM
Twitter: gizeemkoseInstagram: diaryofmystery
6 Eylül 2012 Perşembe
My lovemark : Tchibo
Tchibo her şeyden once ilginç bir marka ve bu sebeple çok ilgimi çekiyor. Sürekli değişen konsepti, gelen ürünlerin daha önce üzerine hiç düşünmediğiniz alanlarda olması, insanda mağazaya gitme isteği uyandırıyor. Bunların yanında Tchibo kahveleriyle de çok ünlü. Çevremde Tchibo olunca kendimi mutlu hissediyorum, bazen hayatın durağanlığında değişik Tchibo ürünlerine bakarak gezmek iyi oluyor.
Bu aldığımın ikinci günü ücretsiz kargoyla gelen ve inanılmaz rahat olan ayakkabılarıyla yine mutlu etti beni kendisi J Daha once de ayak ısıtan patikler almıştım, onlar da şirin bir çift olarak yanımdalar şimdi, kışı bekliyoruz.
Tchibo is an interesting brand and that’s why it attracts me. Changing consepts, having funny nice products makes you visit the store. Furthermore, Tchibo is also famous for its coffee. I feel happy when I have Tchibo store around me, sometimes by touring interesting Tchibo concepts, I can save myself from monotony. I ordered these shoes from internet, they came so quickly and they’re really comfortable. I had also bought feet warming socks, we are waiting for the winter.
İşyerim Kanyon'a çok yakın ve ordaki Tchibo da çok tatlı, bugün yine uğradım. Şu sıralar biliyorsunuz tüm firmalar "back to school" konseptindeler, Tchibo da Faber Castell ile iş birliği yapmış, ki o da ayrı bir lovemark'mdır! Duramadım yine kırmızı bir dosya kaptım kaşla göz arasında. Kırtasiye denince benim gözüm dönüyor, boya kalemi bile alırım kendimi kaptırıp. Bu arada çocukluktaki renk renk MonAmi pastel boyaları analım hemen burda, ayıp olmasın :) Sizin de içiniz bir kıpır etmiyor mu şu logoyu görünce? Ben küçükken logoyu ve yanındaki kaleyi resmetmeye çalışırdım bu pastellerle, içgüdüsel olarak yine çizip boyamak istedim :)
My workplace is close to shopping centers so i stopped by Tchibo today. You know, all companies have the "back to school" concept these days and Tchibo is also one of them, it sells Faber Castell products.
Hepimize okula yeni başlama heyecanı gibi tatlı heyecanlar, en çok rengi barındıran pastel boya kutuları gibi renkli günler diliyorum!
XOXO
GİZEM
Tchibo is an interesting brand and that’s why it attracts me. Changing consepts, having funny nice products makes you visit the store. Furthermore, Tchibo is also famous for its coffee. I feel happy when I have Tchibo store around me, sometimes by touring interesting Tchibo concepts, I can save myself from monotony. I ordered these shoes from internet, they came so quickly and they’re really comfortable. I had also bought feet warming socks, we are waiting for the winter.
İşyerim Kanyon'a çok yakın ve ordaki Tchibo da çok tatlı, bugün yine uğradım. Şu sıralar biliyorsunuz tüm firmalar "back to school" konseptindeler, Tchibo da Faber Castell ile iş birliği yapmış, ki o da ayrı bir lovemark'mdır! Duramadım yine kırmızı bir dosya kaptım kaşla göz arasında. Kırtasiye denince benim gözüm dönüyor, boya kalemi bile alırım kendimi kaptırıp. Bu arada çocukluktaki renk renk MonAmi pastel boyaları analım hemen burda, ayıp olmasın :) Sizin de içiniz bir kıpır etmiyor mu şu logoyu görünce? Ben küçükken logoyu ve yanındaki kaleyi resmetmeye çalışırdım bu pastellerle, içgüdüsel olarak yine çizip boyamak istedim :)
My workplace is close to shopping centers so i stopped by Tchibo today. You know, all companies have the "back to school" concept these days and Tchibo is also one of them, it sells Faber Castell products.
Hepimize okula yeni başlama heyecanı gibi tatlı heyecanlar, en çok rengi barındıran pastel boya kutuları gibi renkli günler diliyorum!
XOXO
GİZEM
5 Ağustos 2012 Pazar
Previously on Desperate Housewives
Bir yaz günü. Sabah kahveni alırsın ve...En sevdiğin cümleni duyarak güne başlarsın "previously on Desperate Housewives!' 2004 yılında yayın hayatına başlayan bu müthiş diziyi, neden bu kadar geç keşfettim bilmiyorum ama bildiğim tek şey, o mahalleyi sürekli gözetleyen biri olmaktan son derece mutlu olmam! 8 sezon boyunca oynayan DH'ı çok kısa bir sürede su gibi bitirdim.
Bence diziyi klasik dizilerden farklı kılan, günlük yaşamı gösterirken hep bir gizem katması, bu büyük gizemi yan olaylarla desteklemesi, "şimdi bu olacak" diye tahmin ettiklerinizin olmaması! Şöyle bir sezonlara bakarsak ana olaylar;
1. sezon: Mary Alice'in kendini öldürmesi
2. sezon: Applewhite ailesi
3. sezon: Orson Hodge'n gelişi ve gizemleri
4.sezon: Katherine Mayfair'n sırları
5. sezon: Dave Williams
6. sezon: Mahalle katili ve yeni taşınanlar
7. sezon: Paul Young
8. sezon: Ortak cinayet
From left to right: Edie, Susan, Bree, Lynette, Gabriel
Bolca da hastanede geçen bölüm oldu ama benim mi çok ilgimi çekti bilmiyorum, ne zaman hastaneye gitseler durum ne kadar ağır olursa olsun kim veriyorsa ellerinde hep kahve. Aynı şekilde sokakta konuşuyorlar ellerinde kahve. Birbirlerine gidiyorlar ellerinde içecek. Fakat o içeceklerin bittiğini de göremedik henüz :) Bir de kulağıma takılan bir kelime var; "appreciate!" zannediyorum günlük konuşma içinde en çok kullandıkları kelimelerden biri.
Benim favori karakterim birine bir şey içmeye gittiğinde "içecek gibi değilim" dediğinde orayı terk etmeyip içkiyi kendi bardağına koyup sohbetine devam etmek gibi anlık tepkileri olan Gabrielle Solis. Ancak bu sizi yanıltmasın, bu umursamaz görünümünün altında son derece içli ve tatlı bir insan yatıyor, ben gördüm :) Onun olduğu sahneleri iple çektim. Gabriel der ki: "Anything worth doing is hard (Yapmaya değer şeyler zordur"). Gabrielle'i özetleyen dialoglardan biri şu olabilir;
Susan: Do you understand me? (beni anlıyor musun?)
Gabriel: Yes. (Evet)
Susan: Thank you. (Tesekkürler)
Gabriel: I understand. I just dont care. (Anlıyorum. Sadece umursamıyorum.)
Bree, kuralcılığıyla, düzen merakıyla, pişirdiği harika yemekleriyle tanınan kızıl saçlımız. Onun oğlu Andrew de durur durur güzel laflar eder. Kızına ben bile gıcık oldum izlediğim yerden.
Lynette, çocuklarıyla ailesiyle haşır neşir ancak kariyerini de hep sürdürmek isteyen mücadeleci ruhlu sarışın. Bir de kontrol etme bağımlılığı var. Çocuğuna söylediği " Hate me as long as you want and when you'are done I'll be here waiting (Benden istediğin kadar nefret et, bittiğinde burda bekliyor olacağım)" hala içime dokunur. Unutmadan, Lynette bir kot pantolona pantolonun cebinde 400 dolar olsa bile 500 dolar vermezmiş, kendisi dedi :)
Susan, Belki bu söylediğim çoğu DH fanı tarafından onaylanmayacak bir şey ama Susan'ın sakarlıkları ve iyilik yapacağım diye bozdukları bana fazla geliyordu. Ancak MJ ile reçelleri duvara atarak hayata sinirlerini geçirmeye çalışmaları beni Susan'a biraz ısıttı. Kızı Julie, bu kadar mı hem akıllı hem güzel olunur. Aynı şekilde Mike ile oğulları MJ de öyle, o ne ses tonu, o ne şeker çocukluktur.
Edie, diziye renk getiren en önemli karakterlerdendi, erken vedası beni yasa boğdu diyebilirim. Katherine, rüya gibi geldi rüzgar gibi geçti denilesi bir karakter. Az göründü dizide. Mary Alice, diziyi onun sesinden dinlemek güzeldi, ilk bölümde gitmeseydi iyiydi, ama sonra birkaç kere daha gördük kendisini geriye dönüşlerde. Renee, taa 7. sezonda Edie'nin boşluğunu doldurmak için geldi ama, biz burda boşluk dolduranları sevmeyiz dostum.p Tom, Lynette ve Renee'ye ofisini dekore edip edemeyeceklerini sorduğunda "mesgulüz" diyen "ama bütçe 20bin dolar" cümlesini duyunca "sana teşekkürle mesgulüz!" diyen bir insan.
"I love you once. I love you twice. I love you more than beans and rice" Bu dizi beni aslında olmayan olaylara ağlar hale getirdi ya, başka da bir şey demiyorum.
Sizi çok özleyeceğim Fairview sakinleri(!) :)
*all pics from web
Bence diziyi klasik dizilerden farklı kılan, günlük yaşamı gösterirken hep bir gizem katması, bu büyük gizemi yan olaylarla desteklemesi, "şimdi bu olacak" diye tahmin ettiklerinizin olmaması! Şöyle bir sezonlara bakarsak ana olaylar;
1. sezon: Mary Alice'in kendini öldürmesi
2. sezon: Applewhite ailesi
3. sezon: Orson Hodge'n gelişi ve gizemleri
4.sezon: Katherine Mayfair'n sırları
5. sezon: Dave Williams
6. sezon: Mahalle katili ve yeni taşınanlar
7. sezon: Paul Young
8. sezon: Ortak cinayet
From left to right: Edie, Susan, Bree, Lynette, Gabriel
Dizinin bir diğer farklılığı da bölümün başında olaylara geçmeden önce anlatıcının konuyla ilgili ya geçmişi, ya da aslında dizide olmayan ama hikayeyi güzelleştirmek için onların başına gelenleri anlattığı, aynı şekilde bunları sonunda da güzel bir anlatımla bağlaması, ki izleyenler ne demek istediğimi çok iyi anlamıştır :) Her biri ayrı kitap olabilecek sezonlardı ama bana sorarsanız en heyecansız olanı sezon 7 idi. En güzel bölümlerse hep felaketlerle ilgili olanlardı, o bölümleri (Lynette ve supermarket olayı, mahalleyi vuran kasırga, mahalleye uçak düşmesi...) gözümü kırpmadan izledim diyebilirim.
Bolca da hastanede geçen bölüm oldu ama benim mi çok ilgimi çekti bilmiyorum, ne zaman hastaneye gitseler durum ne kadar ağır olursa olsun kim veriyorsa ellerinde hep kahve. Aynı şekilde sokakta konuşuyorlar ellerinde kahve. Birbirlerine gidiyorlar ellerinde içecek. Fakat o içeceklerin bittiğini de göremedik henüz :) Bir de kulağıma takılan bir kelime var; "appreciate!" zannediyorum günlük konuşma içinde en çok kullandıkları kelimelerden biri.
Benim favori karakterim birine bir şey içmeye gittiğinde "içecek gibi değilim" dediğinde orayı terk etmeyip içkiyi kendi bardağına koyup sohbetine devam etmek gibi anlık tepkileri olan Gabrielle Solis. Ancak bu sizi yanıltmasın, bu umursamaz görünümünün altında son derece içli ve tatlı bir insan yatıyor, ben gördüm :) Onun olduğu sahneleri iple çektim. Gabriel der ki: "Anything worth doing is hard (Yapmaya değer şeyler zordur"). Gabrielle'i özetleyen dialoglardan biri şu olabilir;
Susan: Do you understand me? (beni anlıyor musun?)
Gabriel: Yes. (Evet)
Susan: Thank you. (Tesekkürler)
Gabriel: I understand. I just dont care. (Anlıyorum. Sadece umursamıyorum.)
Bree, kuralcılığıyla, düzen merakıyla, pişirdiği harika yemekleriyle tanınan kızıl saçlımız. Onun oğlu Andrew de durur durur güzel laflar eder. Kızına ben bile gıcık oldum izlediğim yerden.
Lynette, çocuklarıyla ailesiyle haşır neşir ancak kariyerini de hep sürdürmek isteyen mücadeleci ruhlu sarışın. Bir de kontrol etme bağımlılığı var. Çocuğuna söylediği " Hate me as long as you want and when you'are done I'll be here waiting (Benden istediğin kadar nefret et, bittiğinde burda bekliyor olacağım)" hala içime dokunur. Unutmadan, Lynette bir kot pantolona pantolonun cebinde 400 dolar olsa bile 500 dolar vermezmiş, kendisi dedi :)
Susan, Belki bu söylediğim çoğu DH fanı tarafından onaylanmayacak bir şey ama Susan'ın sakarlıkları ve iyilik yapacağım diye bozdukları bana fazla geliyordu. Ancak MJ ile reçelleri duvara atarak hayata sinirlerini geçirmeye çalışmaları beni Susan'a biraz ısıttı. Kızı Julie, bu kadar mı hem akıllı hem güzel olunur. Aynı şekilde Mike ile oğulları MJ de öyle, o ne ses tonu, o ne şeker çocukluktur.
Edie, diziye renk getiren en önemli karakterlerdendi, erken vedası beni yasa boğdu diyebilirim. Katherine, rüya gibi geldi rüzgar gibi geçti denilesi bir karakter. Az göründü dizide. Mary Alice, diziyi onun sesinden dinlemek güzeldi, ilk bölümde gitmeseydi iyiydi, ama sonra birkaç kere daha gördük kendisini geriye dönüşlerde. Renee, taa 7. sezonda Edie'nin boşluğunu doldurmak için geldi ama, biz burda boşluk dolduranları sevmeyiz dostum.p Tom, Lynette ve Renee'ye ofisini dekore edip edemeyeceklerini sorduğunda "mesgulüz" diyen "ama bütçe 20bin dolar" cümlesini duyunca "sana teşekkürle mesgulüz!" diyen bir insan.
"I love you once. I love you twice. I love you more than beans and rice" Bu dizi beni aslında olmayan olaylara ağlar hale getirdi ya, başka da bir şey demiyorum.
Sizi çok özleyeceğim Fairview sakinleri(!) :)
Kaydol:
Yorumlar (Atom)










